Ağu 01

Son okuduklarım izlediklerim

Leyla isimli romanı okudum, Pegasus yayınlarından. 90'lı yıllarda eski Yugoslavya topraklarında gerçekleşen soykırım ve katliamların boyutunu anlayabilmek adına Leyla isimli genç bir kızın yaşadıklarını ve kamptan kampa savruluşlarını iç burkucu bir öyküyle anlatıyor. Savaşın sonlarına doğru ona sahip çıkan Sırp bir askerle istemeyerek neredeyse evlenme sürecine yakınlaşması ve bu aşamada ailesine tekrar kavuşmasıyla bu sürecin sekteye uğraması anlatılıyor. Depresyonlar ve yıkılmışlık psikolojisiyle nasıl baş etmeye çalıştığı ve psikolojik tedavi sürecini okuyarak savaşların sonrasında ortaya çıkan sosyolojik yıkımların da toplumlar açısından önemli bir kayıp olduğunu yakinen teşhis edebilirsiniz.

Son izlediğim filmler ise 1994 yılında yaşanan Ruanda katliamıyla ilgili çekilen filmler. Bu katliamda Hutu'lar Tutsilerden 800.000 (800 bin) kişiyi katlediyorlar ve Bosna soykırımında olduğu gibi BM buna seyirci kalıyor.

Ruanda Soykırımı, Ruanda'da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'nun, aşırı uç Hutular (Interahamwe) tarafından öldürülmesi olayıdır. Katliam, Tutsi destekli isyancı Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kegame'ye bağlı güçlerce, Hutu ağırlıklı hükümetin düşürülmesi ile son buldu. Ardından yönetimden güç alan Tutsilerin öç bahanesiyle saldırması sonucu yüzbinlerce Hutu, komşu Zaire'ye (Kongo Cumhuriyetine) sığındı. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ruanda_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1)

Olayın çıkış noktası ise çok dikkat çekici:

Ülkede o zaman yaşayanların %90'ı Hutu, %9'u Tutsi, %1'i ise Rwa yani Pigmeydi. Pigmeler yaşam alanı ve kültür olarak diğerlerinden farklı olsa da, o güne kadar bir arada yaşayan Tutsi ve Hutular birbirlerinden çok farklı görülmüyordu. Afrika siyasetinde yönetici ve yöneten unsurların birbirinden ayrılması prensibini uygulayan Belçikalılar bu politikayı Ruanda için kontrolün elde tutulmasının garantisi olarak gördüler ve bölgede bulunan azınlıktaki Tutsileri, Hutulara karşı desteklemek amacıyla ırka dayalı bazı ayrıcalıklar verdiler. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ruanda_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1)

Birincisi Kara Nisan (Sometimes in April) olayı daha yüzeysel ve tarafsız anlatmaya çalışıyor. Diğer filmin anlatışını gördükten sonra Kara Nisan filmine duyduğunuz taktir arka planda kalıyor.

İkinci film ise Hotel Ruanda (Hotel Rwanda). Filmde tansiyon hep yüksek düzeyde. Sürükleyicilik ve aksiyon yönünden izleyeni saran bir film yapmışlar. BM'in ve sözde gelişmiş ülkelerin kıllarını bile kıpırdatmadan nasıl ülkedeki kaos ortamından sıyrılarak ülkeden sıvıştıkları apaçık anlatılmış. İyi niyetli çok az sayıda beyazın ise kaos ortamında etkisiz hale geldikleri de çok açık anlaşılıyor, çünkü Hutu'lar o kadar bilenmiş ve yılların verdiği eziklik hissiyle insanlıktan çıktıklarını filmden algılayabiliyorsunuz. Yani Rwanda katliamıyla ilgili internet kaynaklarını bir elden geçirirseniz kıyaslama sonucunda filmin gerçek hayatta bu soykırımla ilgili gerçekleşen hadiseleri ve süreci objektif bir şekilde verdiğine kanaat getiriyorsunuz.

Bu katliamla bağlantılı olmamakla birlikte insanlığın  karşılaştığı mağduriyet süreçlerinden biri de Arjantin'de gerçekleşmiş. ASİ filmi de Arjantin vatandaşlarının 1976-82 yılları arasında totaliter rejimin çeşitli baskı ve şiddet uygulamalarından bir demet sunuyor. Öyle ki filmde, rejim tarafından tehdit unsuru olsun veya olmasın hiç önemli değil muhalif olarak algılanmış kişilere yönelik sorgulama ve imha politikalarının söz konusu dönemlerde nasıl uygulandığı anlatılıyor. Genel itibariyle küçük yaşlardaki bir kızın bu kapsamda sorgu odalarına alınarak insani olmayan koşullar altında sorgulanması söz konusu. Hatta olayın vehametini göstermek açısından kızın sevgilisinin de bu sorgu odalarında görevli bir ajan olduğu belirtilebilir. Sorgu süreci bittiğindeyse sorgulanan kişiler askeri araçlara doldurularak mahkeme sürecine sevkedildiği bildiriliyor. Ancak işin özünde askeri aracın uçağa bindirilmesi ve kargo uçağının okyanus üzerindeyken kapaklarını açarak askeri aracı okyanusa atmasıyla film son buluyor.

 

May 18

Yeni Duyuru: 02 Ağustos 2011

Vize ve final sınavlarında eklenmek üzere, devam edilen her bir hafta 3'er puan anlamına gelmektedir.

 

ÖNEMLİ ÖNEMLİ ÖNEMLİ: Ekonometri 1 dersine ilişkin ödev açıklamalarına(Dersler/Ekonometri 1) menüsüyle ulaşılabilir. Herbir derse ait ödev 11 puandır.

 

Kendisi Gazi Üniv.'den Hocam olur, sayın Prof. Dr. Nihat Bozdağ (Ekonometri Bölüm Başkanıydı o zamanlar) tarafından yazılmış ekonometri şiiri:

 

EKONOMETRİ

 

Hep elden geçirilir birer birer
Titizlikle ayıklanır veriler
Bilimsel çalışma en büyük hüner
Bilimlere rehber Ekonometri

Lafla gerçek bulgulara varılmaz
Yöntemsiz çalışma bilim sayılmaz
Ekonometrisiz hiç çalışılmaz
Verileri süzer Ekonometri

Sosyal araştımalara baz verir
Bilimsel gelişmelere hız verir
Araştırmacıya büyük haz verir
Gönüllerde eser Ekonometri

Teknolojik gelişimli kulvarda
İktisaden problemli yollarda
Bol sorunlu ikibinli yıllarda
Sorunları çözer Ekonometri

SONRAKİ
12.05.1999

 

 

Nis 19

Ekonometri II Ödeviyle İlgili Açıklama

ÖDEVLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR

1. Ödev 'Ekonometri II' dersinde anlatılan, EKK yöntemi varsayımlarından sapmalar durumunda karşılaşılan sorunlarla ilgili olacaktır. Ödev kapsamında; bu sorunlardan yalnızca

" i) Çoklu doğrusal bağlantı ii) Değişen varyans iii) Otokorelasyon" problemleriyle ilgilenmek yeterli olacaktır.

2. En az üç adet (1 bağımlı, 2 bağımsız) veya daha fazla sayıda değişken tanımlamak üzere önce değişkenler belirlenmelidir. İlgili değişken belirlenirken; ekonometri biliminin temel kurgusu göz önünde bulundurularak, iktisat teorisinin temel çıkarımları ve açıklamalarından yola çıkılmalıdır. Kişinin yalnızca kendi inisiyatifinden hareket edilerek, iktisat biliminin açıklamaları referans gösterilmeksizin oluşturulmuş değişken belirlemeleri ve tanımlamaları kabul edilmeyecektir.

Değişken tanımlamaları ve belirlemeleri aşamasında, iktisat kitaplarından yararlanarak bilimsel açıklamalarla değişkenlerin nasıl belirlendiğini anlatmalısınız. Diğer bir ifadeyle; bağımlı değişken ile herhangi bir bağımsız değişken arasında nasıl bir iktisat teorisi açıklamasından hareketle (kitaptan referans göstererek) o değişkenleri belirlediğinizi açıklamalısınız.

3. Değişkenleri belirledikten sonra değişken değerlerini bulma ve derleme aşamasında bazı istatistik kurumlarından yararlanılabilir. Örneğin

www.tcmb.gov.tr — www.dpt.gov.tr — www.tuik.gov.tr — www.hazine.gov.tr — vs.

Değişkenler belirlendikten ve bu değişkenlere ilişkin değerler (veriler) derlendikten sonra, verileri uygun bir dosya içinde depolama işlemine geçmelisiniz. Bu depolama; excell programı (xls veya xlsx uzantılı) dosyası veya eviews programı dosyası (wf1 uzantılı) ile yapılmalıdır. Veri depolama ilk olarak Excell ile yapılırsa sonrasında eviews programına aktarılmalıdır.

4. Ewies programıyla workfile (çalışma dosyas) kapsamında yapılan her türlü işlemler (veri depolama, tahmin yaptırma vs) derslerde anlatıldığı şekilde mutlaka kayıtlı hale getirilmelidir. Örneğin bir değişkene veri depolanmışsa workfile içinde bulunmalı, bir model tahmini yaptırılmışsa (estimate ile) equation (eşitlik) biçiminde workfile içinde kayıtlı duruma getirilmelidir. Diğer durumlarda, örneğin yalnızca ödev metin dosyası içinde bulunan eviews program çıktıları yetersiz kabul edilecektir, dolayısıyla ödev metin dosyası içinde anlatılan bir program çıktısı mutlaka kayıtlı şekilde eviews programı içinde de bulunmalıdır.

5. Üretilen değişkenler kullanılarak öncelikle bir model kurulacak ve bu modelin farklı modeller (fonksiyonel biçimler) içinde en iyi olduğuna dair açıklamalara yer verilecektir. Yani örneğin neden doğrusal model değil de tam logaritmik bir model kalıbı kurdunuz, iyi olduğuna dair göstergeleriniz neler?

6. Değişkenler üretildikten ve ana model tahmin edildikten sonra bu model ve hata teriminden yola çıkarak; 1. madde altında anlatılan sorunlar var mı yok mu sorgulanacaktır. Buna ilişkin sorunun belirlenmesi ve eğer varsa çözümlenmesi için gerekli bütün işlemler derste anlatılanlara uygun olarak gerçekleştirilecek ve ödev metin dosyasında anlatılacaktır.

 

7- Ödevin puanlandırılmasında bir eksiklikle karşılaşmamak açısından;

Yaklaşık 15 sayfa ödev metin dosyası (word yazı dosyası formatında), ii) Çözümlemeler ve hesaplamalar Excel kullanılarak yapıldıysa xls formatında dosya ve iii) ödev metin dosyası çıktısı mutlaka teslim edilmelidir. Bilgisayar ortamındaki dosyalar (word + excel) önce "sınıf-isim-soyisim" ile klasörlenerek zip formatında sıkıştırılacak ve email ile unluahmet@hotmail.com.tr adresine gönderilecektir.

Yani Ekonometri 2 dersine ilişkin ödev yapan bir öğrenci için "Ekonometri2-Erdem-Cikcikkus" ismiyle klasörleyiniz ve daha sonra sıkıştırıp emaille postalayınız. Özetle klasör içinde word dosyası ve varsa excel dosyası olacaktır. Bir adet ödev çıktısı da elden teslim edilecektir.

8. Ödev %20 ağırlığa sahiptir. Buna bağlı olarak vize ve final %40 ağırlıklı şekilde değerlendirilecektir.

9. İndirilebilecek yardımcı dosyaların tamamı için: Derslerim pop-up menüsü altından Ekonometri II butonuna tıklayınız.

Çalışmalarınızda başarılar dilerim. ÖNEMLİ Sorularınız için: ahmet.unlu@bilecik.edu.tr

(Not: Diğer verdiğim mail yalnızca ödev toplama zamanlarında dikkate aldığım maildir, sürekli bakmıyorum).

 

 

Şub 23

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları: Yeni Dünya Düzeni

Ekonomik Tetikçi olarak adlandırılan ve bu yolda uzun yıllar görev yapmış bir kişinin (John Perkins) ağzından, azgelişmiş milletleri nasıl ağlarına düşürdüklerini anlatan bir kitap. Daha çok gelişmiş ülkelerdeki lobiler ve sermaye grupları vasıtasıyla ekonomik terörün nasıl işletildiğini çarpıcı ayrıntılarıyla işlediği için okumakta yarar var. Okumak için iktisatçı olmaya gerek bırakmayan bir dille sade bir üslupla yazıldığı için okunması gerekenler listesine alınmalı…

Kitabın 23 sayfalık bir özetine aşağıdaki web bağlantısından pdf olarak ulalışabilir.

http://www.ozetkitap.com/ekonomi_tetikcisi.pdf

Önsöz ve Özet

1. Kitap İçin Arkasayfa Notları:

'Ekonomik tetikçiler (ET'ler) , yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı 'yardım' kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin tabii kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır.

Nereden mi biliyorum; ben de bir ET idim'
 

2. Kitap İçin Arkasayfa Notları:

Şirketokrasi Ve Ondan Kurtulmanın Yolları

Venezuela Başkanı Hugo Chavez, BBC Televizyonu'na verdiği röportajda John Perkins tarafından yazılan Bir Ekonomik Tetikçinin itirafları isimli kitaptan söz ederek, bu kişilerin kendisiyle de ilişkiye geçtiğini anlattı. Ülke üzerinde gözetleme uçuşları yapılmasını ve Â.B.D. danışmanlarının varlığını kabul etmesi halinde kimi fonların kullanımına açılacağının teklif edildiğini açıkladı. Bu teklifleri reddetmesine rağmen ekonomik tetikçilerin vazgeçmediğini, zayıf devlet memurları, parlamento üyeleri, hatta kendi çevresindeki ordu mensuplarına baskı yapmaya çalıştığını söyledi. Chavez, Perkins'in kitabında anlattığı gibi ekonomik tetikçilerin başarısız olmasının ardından çakalların geldiğini, askeri darbe ve suikast komplolarına giriştiğini açıkladı.

Bu insanların bugüne kadar bizim yöneticilerimizden hiçbir talebi olmadı mı?

Bir yanda milli bir otomotiv endüstrisi ya da petrol ve doğalgaz kaynakları olmayan bir ülke olarak 50 yılı aşkın süredir ardı ardına yaptığımız otoyollar, bir yanda ilk seferinde raydan çıkan hızlı trenimiz…

Patentli binlerce projeye konu olan, geleceğin enerji kaynağı olmasına kesin gözüyle bakılan Bor, Tor ve Osmiyum gibi madenlerin yok pahasına elden çıkartılması…
Yıllardır beklediğimiz devasa bütçeli tarım ve çevre projelerindeki fiyaskolar…
Kültürün görsel medyaya, eğitimin popüler kültüre teslim edilmesi…
Enerjiden turizme, sanayiden dış ticarete, ulaştırmadan bankacılığa kadar birçok alanda yapılan yanlışlar…
Pervasızca alınan borçlar, rüşvetler, yolsuzluklar…
Ve son olarak, özelleştirmeler, Dünya Bankası ve IMF yapılandırma paketleri…

Kendinize bir sorun. Bugünlere sadece basit hatalar yüzünden mi geldik?

Bu kitapta sadece Şirketokrasi'nin insanlığa on yıllardır yaşattığı kabusu değil, o canavara dur demenin denenmiş ve başarıya ulaşmış yollarını da örnekleriyle bulacaksınız.

3. Kitap İçin Arkasayfa Notları:

Yıl 2008…
Dolar değer kaybetmeye başlıyor ve bu düşüş sürüyor. A.B.D.'nin en büyük ithalat kalemi olan petrolün varil fiyatı 200 dolara kadar çıkıyor. 'Büyük Bunalım'dan sonra en büyük finans krizi patlak veriyor; yatırım bankaları batmaya başlıyor, büyük şirketler zora düşüyor.

Gündemin en popüler sorusu: Kapitalizm çöküyor mu? Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa ve Latin Amerika'nın farklı yönelişlerle A.B.D.'nin tek süper güç konumunu giderek daha ciddi şekilde tehdit etmesi akla başka soruları da getiriyor. Üçüncü Dünya ülkelerini bir sistem doğrultusunda modern zaman sömürgelerine dönüştüren, önceki yüzyılın başında Rus Devrimi'ne bile destek olan, IMF/Dünya Bankası, CIA/CFR gibi mekanizmalarla her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayanlar nasıl oldu da bu krizin gelişini göremedi?

Elinizde tuttuğunuz kitap, varılan son noktaya uzanan yoldaki kilometre taşlarını teker teker açıklıyor:

Kongo'daki savaşın aslında kime hizmet ettiğini, biz ucuz cep telefonu ve dizüstü bilgisayar kullanalım diye dört milyon insanın can verdiğini biliyor muydunuz?

A.B.D.'nin Irak petrollerini bu kez çokuluslulara komik bedellerle teslim edemeyeceğinden, çünkü önünde ciddi engeller olduğundan haberiniz var mıydı?

Bono ve Bob Geldof, Angelina Jolie ve George Clooney gibi kimi starlar Paul Wolfowitz ve Tony Blair ile aynı sahnede ve mutlu yüz ifadeleriyle boy gösterdiğinde kutlanan şey neydi?

Dünya Bankası'nın 100 milyar doları nerede kayboldu?

Yıkım ihraç etmek' ne demektir?

Tüm bunları ve daha da fazlasını konulara bizzat dahil olmuş on üç uzmanın kaleminden okuyacaksınız.

Ve mızrak ucunu ekonomik tetikçilerin oluşturduğu sistemin dünyanın yoksul halklarına nelere mal olduğunu bir kez daha, üstelik kanıtlarıyla göreceksiniz.

 ÖZET:

Ekonomi tetikçisi olarak bizlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Bizler, diğer ülkeleri şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası benim şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz. Mafyanın yaptığı iyilikler gibi Ekonomi Tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların ön koşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez; yalnızca Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki mühendislik firmalarına transfer edilir.

Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz. Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur.

2004 itibariyle 3. Dünya ülkelerinin borç toplamı 2.5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3.75 milyar dolara yükselmiştir. Bu tutar, tüm 3.Dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazla, aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. Yine bu ülkelerde nüfusun en üst yüzde biri, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrımenkullerinin %70 ila %90’ına sahiptir. Bu çağdaş imparatorluğun sinsiliği, Romalı askerleri, İspanyol fatihlerini (konkistador), 18-19 uncu yy Avrupalı sömürgecilerini fersah fersah geride bırakır. Biz Ekonomi Tetikçileri kurnazızdır. Bizler tarihten ders aldık. Kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz. Ekuador, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz. Washington ve Paris’te bürokratlara ve bankerlere benzeriz. Proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. Yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz. Yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. Zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır.

Ancaaak….. Eğer biz başarısız olursak, devreye çakallar (İstihbarat –NSA ve CIAelemanları) girer. Çakallar hazır ve nazır bekler. Ortaya çıktıklarında devlet başkanları devrilir veya feci “kaza”larda ölürler. Eğer Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, bir şekilde çakallar da beceremezlerse genç Amerikalılar ölmeye ve öldürmeye gönderilir.

Bu imparatorluğun yaratılmasına ben de katkıda bulundum ve suçluluk duygusu altında eziliyorum. New Hampshire taşrasından bir çocuk nasıl oldu da bu pis işlere bulaştı?

Şub 17

Azatlıktan Tiranlığa, Turgut ER

Turgut Er’in Azatlıktan Tiranlığa kitabı

Bugünki Türkiye Azerbaycan ilişkilerine de ışık tutacak bir kitap.. Azatlıktan Tiranlığa…

03.11.2010 – 12:12

 

 

1995 yılında Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'e yönelik başarısız darbe girişimine Türkiye'den destek verildiği iddiası, aradan geçen süreye karşın hala tartışılıyor. Aliyev'i devirip Ebulfeyz Elçibey'i Cumhurbaşkanlığı'na getirmek isteyen grubun harekete geçtiği dönemde, Türkiye'nin Bakü Büyükelçiliği'nde görev yapan ve 4 yıl sonra, 'darbecilere destek verdiği' ve en önemlisi “Azerbaycan’da PKK’nın üzerine çok gittiği” gerekçesiyle Haydar Aliyev yönetimi tarafından “istenmeyen adam” (Perso Non Grata) ilan edilen eski diplomat Turgut Er, o günleri kitaplaştırdı.

Gündemi sarsacak iddialar
Er, döneme ilişkin anılarını, tanık olduğu, yaşadığı olayları Azadlıktan Tiranlığa “Sanki Stalin ve Beria Hortlamıştı” (Sarkaç Yayınları-Ankara 2010) adlı kitapta topladı. Er, kitabında gündemi sarsacak iddialara yer verdi.

İşte o iddiaların bazıları

– Demirel, 1967 yılında KGB’den para aldı mı?
-H.Aliyev ile Demirle’in derin dostluğu Aliyev’in Azerbaycan KGB’sinin başı olduğu döneme denk geliyor…
Elçibey’in iddia ettiği gibi PKK’yı Primakov ve Haydar Aliyev mi kurdu?
Haydar Aliyev’i Moskova’dan Bakü’ye Türkiye mi getirdi?

– MİT ESKİ MÜSTEŞARI KOMAN:
“-Biz Teşkilat olarak devlet yetkililerine,
Aliyev faktörünü göz ardı etmeyin diyorduk, …”

-AZERBAYCAN ESKİ DIŞİŞLERİ BAKANI KASIMOV:
 
– Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in tanışıklığı 1967 yılına dayanmaktadır. O yıllarda Başbakan olan Demirel, 1967 yılında Sovyetler Birliği’ne yaptığı resmi ziyarette, Haydar Aliyev ile tanışmıştı. Sovyetler Birliği arşivlerinde Alagöz kod adı verilen operasyon da işte o tarihten sonra başlamıştı.

– Turgut Er, kitabında, konuya ilişkin bilgileri, KGB belgeleri ve dönemin tanıklarına dayandırıyor.

Er, Şu bilgileri veriyor:

H. ALİYEV İLE DEMİREL’İN DERİN DOSTLUĞU ALİYEV’İN AZERBAYCAN KGB’SİNİN BAŞI OLDUĞU DÖNEME RASGELİYOR!
“- Süleyman Demirel Sovyetler Birliği ile büyük bir ekonomik paket anlaşması yapmak için refakatinde kabinenin birçok üyesiyle birlikte Moskova’ya gitmişti. Demirel, bu uzun süren ziyarette, diğer Türk Cumhuriyetlerine olduğu gibi Azerbaycan’a da gitmişti. O zaman Azerbaycan’ın başında Azerbaycan Komünist Partisi Genel Sekreteri ve aynı zamanda KGB’nin de başı olan General Haydar Aliyev bulunuyordu. Demirel ve heyetine gösterilen yakın ilgiyi, geziye katılanlardan o zamanki Sanayi Bakanı Mehmet Turgut, yayınladığı kitapta genişçe anlatmıştı. Haydar Aliyev’in Demirel’e bu ziyarette gösterdiği yakınlık, sonraki yıllarda, 1991’de Aliyev Moskova’dan Nahçıvan’a geldikten sonra çeşitli iddialara, mizahi deyişlere, şayialara ve sohbetlere de konu olmuştu.

– Bunlardan en ilgi çekici olanlardan birisi; 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yargılandığı mahkemede verdiği ifadedeki sözleridir. Terörist başı Öcalan’ın “Azerbaycan’da üst düzey temsilcilerden yardım gördüğüne” dair ifadesi, Bakü’deki iki yayın organında yer alışı. Diğeri de görevim süresince Azerbaycan basının yazılı ya da sözlü, basın mensupları tarafından sık sık sorulan ve hiçbir zaman cevaplayamadığımız; Nahçıvan Bankası’nın kuruluşunda, Süleyman Demirel tarafından verilen yüz milyon dolarlık kredi konusuydu. Nahçıvan Bankası vesilesiyle verilen bu kredi, Türk basını tarafından da zaman zaman konu edilmişti. Fakat bu konu, şimdiye kadar açıklığa kavuşturulamadığı gibi, hiçbir yetkili tarafından da Azerbaycan ve Türk kamuoyuna inandırıcı bilgi verilmedi. 1993 yılında Nahçıvan’ı ziyaret eden Erciyes Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Cihan Okuyucu, Geçit Dergisi’nin 15. Sayısının 29. sayfasında, bu konuya ilişkin şunları yazmıştı:

“- … Caddesi’nin sonunda Nahçıvan-Türk Bankası var. Demirel’in gönderdiği yüz milyon dolarlık yardımla kurulmuş. Aliyev de bu parayı adam satın almak ve Elçibey’i düşürmekte kullanmış…” Sonraki yıllarda bu bankanın Suat… adlı müdürü, Nahçıvan’da aracının içinde ölü bulundu ve olayla ilgili hiçbir tahkikat açılmadı.”

– ALAGÖZ OPERASYONU-
– Turgut Er, konunun Azerbaycan basınında da o yıllarda sık sık yer aldığını belirterek, Alagöz Operasyonu’nun Bakü’de tartışıldığını kaydediyor.

“- Bakü’de iki günde bir yayınlanan Günaydın Gazetesi, 8-9 Haziran 1999 tarihli sayılarında, Hatice İsmail kızı imzasıyla yayınlanan yazı, “Süleyman Demirel, vaktiyle KGB’den aldığı yardıma göre mi susuyor?”  başlığı ile yayınlandı. Yazının ara başlığında ise “Temsilcilerinin, PKK’ya yardım ettiği iddia edilen Azerbaycan hükümetine, hususi sevgisi ve dostluğu da bununla mı ilgilidir? Türkiye Cumhurbaşkanı birçok suskunluklarına açıklık getirmek zorundadır.” ifadesi yer alıyordu.

Yazının dokuzuncu sayfadaki devamında ise şöyle deniliyordu:

“- Abdullah Öcalan ağzını açtı. Zaten biz de bunu bekliyorduk. Özellikle de terör teşkilatının başçısı, bizimkiler hakkında ne diyecekti? O, Azerbaycan resmi şahsiyetleri arasında PKK’ya yardımda bulunanların olduğunu söyledi. PKK’nın güçlü teşkilatlarından biri Azerbaycan’da imiş. Azerbaycan’dan para ve silah yardımı alırlarmış. Şaka değil, herkes bu açıklamadan sonra Türkiye devletinin bu yönde ciddi araştırmalar yapılmasını isteyeceğini bekliyordu… Bu açıklama olurken, Türkiye’de olan devletimizin Başçısı (Cumhurbaşkanı) çok garip bir reaksiyon verdi. Şimdiye kadar iktidardakilerin, PKK ile bağlılığı, beraberliği hakkındaki sözlerin mahkemelerce neticelendiğine dair Azerbaycan devlet başkanının konuya bigâne kaldığına dair tavrı, teeccüb (hayret) doğurmadı. Teeccüp doğuran, Türk resmi dairelerinin münasebetiydi… Azerbaycan ile ilgili meselelerde maksimum temkin gösterdiler. Aynen “İmperyal” şirketi, “Avrupa Oteli” ile ilgili Ömer Lütfü topal olaylarında gösterilen temkine benzeyen bir temkin gibi. Bu temkinin sebebini araştıranlar, onu Süleyman Demirel ile Haydar Aliyev’in dostluğunda gördüler… Önce Ebulfez Elçibey’in ithamları (Nahçıvan’dan 1997 yılı sonunda Bakü’ye dönen Elçibey, bazı açıklamalarında, PKK’yı Primakov ile Haydar Aliyev’in kurdurduğunu açıklamıştı. Azerbaycan mahkemeleri de Elçibey hakkında dava açmış, ama 6 ay boyunca davanın oturumu bir türlü açılmamıştı.), sonra ise Öcalan’ın açıklamaları, bu dostluğu sarsmak için yeterince ciddi sebeplerdi. Türkiye bu olaylarda 30 bini aşkın evladını kaybetti. 30 bin şehit kanına mal olan çatışmalarda, dost ülkeden düşman cephesine yardım ettiğini öğrenirken sarsılmadı mı Süleyman bey? Billahi şaşırtıcı bir temkindir bu.

– O kadar teeccüplenecek bir durumdur ki, vaktiyle tebessümle karşıladığımız bu şayialara inanmaya başlıyorsunuz. … Son hadiseler, tez tez hallanan “ALAGÖZ” adlı bir operasyonu yeniden hatırlattı. … Sözü edilen operasyon, Süleyman Demirel’in politikacı olarak yetişmesinde ve gelişmesinde, zaman zaman katıldığı seçimlerdeki kampanyalara, KGB’den para verilmesini kapsamaktadır. Bunların sadece şayia olduğunu bir daha tekrar etmemiz lazım geliyor. Ama Baba Demirel’in eski KGB Generali Haydar Aliyev ile ilişkilerini de adı geçen şayianın doğruluğuna bağlamak gerekir. Elçi Bey’in Haydar Aliyev tarafından devrilmesine temkinle yaklaşan Demirel, Türkiye’nin 1995 yılı Mart ayındaki ihtilal teşebbüsünü önlemesi, muammalı bir canıyananlık göstermişti. Bu ayaklanma planının gerçekleşmesine Demirel, “demir eli” ile mani oldu. Sadece Azerbaycan için mi? Demirel, aynı jesti 1993’de Elçibey için de yapamaz mıydı?”

(*** Alagöz Operasyonu; Azerbaycan KGB’sinin müzesindeki Haydar Aliyev’in yaptığı operasyonlar listesinde yer almıştır.)

– Günaydın Gazetesi’ndeki yazıdan bir gün sonra da “MERİDİAN” gazetesi, 10-11 Haziran 1999 tarihli sayılarında, Ezimli imzalı ve yine Alagöz operasyonunu konu alan bir yazıyı yayınladı: “Süleyman Demirel’i avlamak için Alagöz operasyonu gerçekleştirildi.” başlıklı yazının alt başlığında “Her halde Türkiye Cumhurbaşkanı ile Haydar Aliyev’in dostluğunun 25 yıllık tarihi var” ifadesi yer almıştı.

– ESKİ DIŞİŞLERİ BAKANI TEVFİK KASIMOV’UN İSYANI-
– Haydar Aliyev ile Süleyman Demirel arasındaki ilişkiyi, Ebulfez Elçibey döneminin Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Tevfik Kasımov, şöyle anlatmıştı:   
“- Ermenilerin ülkemize olan tecavüzlerinin karşısını almak üzereydik. Birliklerimiz Görenboy ve Ağdere’yi almıştı. Kelbecer konusu ise halledilmek üzereydi. Ne var ki daha önce Ermenistan ile savaşın kızgın gittiği günlerde, 14 Mart 1992 tarihinde Nahçıvan Meclis Başkanı Haydar Aliyev, Ermenistan meclisinin başkanı ile “saldırmazlık” anlaşması imzaladı. Böylece Ermenilerin Nahçıvan sınırındaki kuvvetlerini Karabağ bölgesine kaydırmasına sebep oldu. Nahçıvan Meclis Başkanı Haydar Aliyev, Türkiye’ye “Nahçıvan Cumhurbaşkanı (!)” olarak, özel uçaklar gönderilerek davet ediliyor ve ağırlanıyordu. Merkezi hükümete bilgi verilmeden bağımsız bir devletmiş gibi para ve diğer yardımlar yapılıyordu. Harp halindeydik. İktidara demokratik seçimler yoluyla yeni gelmiştik. Hazinede paramız yoktu. Çeşitli tedbirler alarak savaş giderlerini ve halkın acil ihtiyaçlarını karşılayacak parayı ancak biriktiriyorduk. Elçibey ile karar almıştık; Nahçıvan’ın ve Türkiye’nin bu tür davranışlarını önlemek için. Ankara’ya gittim. Başbakan Demirel’den randevu talip ettim. Otelde bir iki gün bekledim. Demirel özel bir uçak göndermiş, Haydar Aliyev’i Nahçıvan’dan Ankara’ya getirip “Nahçıvan Cumhurbaşkanı” diye ağırlıyor, yardım vaatlerinde bulunuyordu. Ben otelde hem beklemekten bunalmış ve hem de randevu talebimize cevap verilmeyip oyalanmamız ağırıma gitmişti. Otelden ayrılıp Azerbaycan’a döneceğimin haberini almış olacaklar ki, alelacele Başbakan Demirel’in makamında görüşmek için beklediğini bildirdiler. Kızgınlığıma ve kırgınlığıma rağmen Başbakanlık binasına gittim. Demirel beni güler yüzle karşıladı. “Kusura bakmayın, sizi beklettik. İşlerimiz yoğundu” dedi.
   
SAVAŞ İÇİNDEYİZ

Ben de şunları söyledim:   
 “ Sayın Başbakan, biz bağımsızlığımızı hiç kimsenin yardımı olmadan halkımızın kanı pahasına kazandık. Şimdi de topraklarımıza Rus ve Ermeni tecavüzü var. Savaş içindeyiz. Her şeye ihtiyacımız var.  Siz, Nahçıvan Bankası diye Haydar Aliyev’e, yüz milyon doları nerdeyse peşkeş çekiyorsunuz. Krediler devletten devlete verilir. Verdiğiniz krediyi, sonra kimden alacaksınız? Yardım etmek için kredi vermek istiyorsanız, Azerbaycan devletine verirsiniz. Hem biz acil ihtiyaçlarımızı karşılarız hem de Nahçıvan vilayetinin ihtiyaçlarını karşılarız. Siz sonradan faiziyle birlikte geri alırsınız. Siz Aliyev’e özel uçak gönderiyorsunuz. O sizin bileceğiniz iştir. Ama Aliyev’i nasıl olur da Nahçıvan Cumhurbaşkanı olarak dünyaya duyurursunuz? Ermeniler de sizin bu yaptığınızı emsal göstererek, Karabağ’ı müstakil bir devlet gibi gösteriyorlar. Biz Kars ve Iğdır valilerini Kars Cumhurbaşkanı ya da Iğdır cumhurbaşkanı olarak adlandırsak uygun düşer mi? Buna razı olur musunuz? Bu tutumunuz bizi incitmektedir. Lütfen bizi incitici durumları tekrarlamayın.” Süleyman Demirel, ellerini göğsüne vurarak “Ben sizi incitecek bir şey yapmam. Yapılanlar sizi incitmek için yapılmamıştır…” dedi. Ben de programdaki diğer önemli taleplerimizi dile getirmeden Azerbaycan’a döndüm.”

– Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in, Sovyetler Birliği zamanında Moskova’dan Nahçıvan’a gitmesinde Türkiye’nin rolü olup olmadığı konusu tartışılmaya devam ediyor.

– Turgut Er, Haydar Aliyev’e Azerbaycan’da iktidar yolunu açan gelişmelere ilişkin kitapta şu bilgileri veriyor:

“- Sovyetler Birliği 1990 yılında dağılmaya başladığında, bağlı birçok cumhuriyet bağımsızlıklarını peşpeşe ilan ediyordu. Türkiye’de ise Turgut Özal’ın iç ve dış politikadaki etkisi sürüyordu. Turgut Özal, bağımsızlığını kazanmaya çalışan ülkelerle ilişkilere önem veriyordu. Özellikle Türk soylu ülkelerle kurulacak ilişkilerin güçlü olmasının yollarını arıyordu. Azerbaycan en yakınımızda sınır komşumuz ve ortaya çıkacak olan bağımsız Türk cumhuriyetlerinin her alanda bize en yakın olanıydı. Öte yandan Azerbaycan Kafkasların en önemli ülkesiydi ve aynı zamanda Orta Asya’daki diğer Türk cumhuriyetlerinin kapılarını açacak kilit konumundaydı.
  
TÜRKEŞ BU POLİTİKALARI DESTEKLİYORDU
Turgut Özal’ın, bağımsızlığını kazanmaya çalışan Türk cumhuriyetlerine ve öteki Türk soylu topluluklara karşı yürüttüğü politikalar, Alparslan Türkeş tarafından yakından izleniyordu. Türkeş, bu politikaları yeri geldikçe aktif şekilde destekliyor ve gereken katkılarda bulunuyordu. (Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan ile Paris’te buluşması ve Türk dünyasını bir araya getiren Türk Dünyası Kurultayları vs gibi.)

1990 yılında Azerbaycan’ın başında Moskova’ya bağlı zayıf bir karaktere sahip olan Ayaz Muttalibov vardı. Türkiye daha sonraları Muttalibov’u Türkiye’ye davet etmiş, gereken her türlü yardımı yapmıştı. Fakat Muttalibov, Ankara’nın güvenini kazanamamıştı. Çünkü o Moskova’ya bağlıydı. 1988 yılından itibaren başlayan bağımsızlık hareketini Moskova’ya rağmen başarıya ulaştıran bir lider daha vardı. Bakü merkezli harekâtın başında, Türkiye’de daha yeni yeni tanınmaya başlayan Ebulfez Aliyev (Elçibey) bulunuyordu. Elçibey’in yanında ve çevresinde eski Sovyet bürokrasisinin fırıldaklarını bilmeyen, temiz, vatanperver ve yürekli üniversite mensupları, şair ve yazarlar, gazeteciler, genç milliyetçiler, Türkçü ve Turancılar vardı.

– MİT ESKİ MÜSTEŞARI KOMAN:
“-Biz Teşkilat olarak devlet yetkililerine,
Aliyev faktörünü göz ardı etmeyin diyorduk, …”

TEOMAN PAŞA MAKAMINDA ZİYARET EDİLDİ
Haydar Aliyev’in Moskova’dan Azerbaycan’a dönüşü, 1992 yılında Ankara’daki bir görüşmede beynime yerleşmişti. Türkiye’nin Azerbaycan’daki Bakü Büyükelçiliği Basın Müşavirliği’ne atanmama ilişkin kararname çıkmak üzereydi. Çok eski dostum olan MİT Müsteşar Yardımcısı Ertuğrul Güven, bir gün beni yemeğe davet etmişti. Yenimahalle’deki merkezde gerçekleşen yemekten sonra Teoman Paşa’yı makamında ziyaret etmiştik. Paşa, sohbet esnasında, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Kafkaslar ve Azerbaycan hakkında bilgiler vermiş, bölgedeki durum ve gelişmeler hakkında görüşlerini dile getirmişti. Azerbaycan’a gittiğimde neler yapmam gerektiğine dair nazikçe tavsiyelerde bulunmuştu. Bir ara Nahçıvan Meclis Başkanı Haydar Aliyev’in geçmişi hakkında bilgi verdikten sonra, Aliyev’in Moskova’dan Azerbaycan’a getirilmesi hususunda düşüncelerini söylemişti.
  
 Azerbaycan’daki altı yıllık görevim süresince bu konuya açıklık getirecek birçok kaynaktan bilgiler edinmiştim. Ancak önemli olan, konuyu ilk kez dile getirmiş olan eski MİT Müsteşarı Teoman Koman Paşa’ya 1992 yılında Ertuğrul Güven’in yanında söylediğini doğrulatmaktı. 2000 yılında Azerbaycan’dan döndükten sonra 2005 yılında Başbakanlık basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nden emekli oldum ve elinizdeki kitap üzerinde çalışmaya başladım. 2006 yılının yaz aylarında 1992’deki MİT Müsteşar Yardımcısı ve Bakü’deki görevinden sonra emekli olan dostum Ertuğrul Güven ile Teoman Paşa’yı Bodrum’daki yazlığında ziyarete gittik. Paşa’ya 1992 yılında söylediklerini hatırlattım ve “Paşam, siz o sohbette, Haydar Aliyev’i biz o zaman Moskova’da bulduk demiştiniz.” dedim. Bunun üzerine Paşa “Bu benim sözüm değil. Ben böyle bir ifade kullanmadım.” dedi.

Daha sonra konuşmamız üçlü olarak aşağıdaki gibi devam etti:
 
Teoman Koman:
“- Elbette Azerbaycan’a bizim yardımlarımız oldu, ama onları söyleyemem ki. Azerbaycan ile bizim çok yakın alakamız oldu, ama bunların hepsi devletin milli faaliyeti. Söyleyemeyiz de yazamayız da. Niye söyleyemeyiz? Çünkü ilişkileri zedeleyebilir. Bu işle ilgilenmeye başladığımızda Elçibey vardı. Haydar Aliyev yoktu ortada. Aliyev Nahçıvan’da oturuyordu.”

Ertuğrul Güven, “Paşam, oranın Meclis başkanı idi” dedi.

Teoman Paşa, şöyle devam etti:
“- Öyle mi? Yani pasifti demek istiyorum. Aliyev orada oturuyordu. Elçibey vardı ama pek de razı değildi Cumhurbaşkanı olmaya. Sonra bizim bazı çevreler öyle algılıyordu. Bir halk kahramanı gibi ortaya çıktığı için onu desteklediler. Cumhurbaşkanı oldu. Biz de o zaman Aliyev faktörünü unutmayın dedik herkese, öyle demedik mi?”
   
Ertuğrul Güven; “Evet Paşam.”
   
Teoman Paşa; “Biraz bu durumu kavrayamadılar ve koruyamadılar Elçibey’i. Sonuçta Aliyev geldi. Olay budur.”
   
Turgut Er; “Emekli askerlerden bir grup gitmişti oraya, mesela Yaşar Paşa gibi. Bunlar münferit miydi yoksa devlet tarafından mı gönderilmişti?”
   
Teoman Koman; “Yo yo! Oralı olduğu için özel alakası dolayısıyla gitti. Tamamen münferitti.”
   
Turgut Er
; “Sayın Paşam, Aliyev, Moskova’da Komünist Partisi’nden atılmış birisi, 1989-1990’larda ve kalbinden rahatsız, ameliyat olmuş. O haliyle Nahçıvan’a uçakla geliyor ya da getiriliyor. O dönemde iktidarda Gorbaçov var ve Aliyev’i tanıdığı için böyle bir şey yapacak biri değil. Çünkü o zamanki Gorbaçov siyaseti; ikinci bir Sovyetler Birliği’ni yeniden inşa etmekti. Aliyev biliyor ki Gorbaçov fevkalade güçlü bir adam. Kendisini Nahçıvan’a bırakması mümkün değil. Aliyev Nahçıvan’a nasıl geliyor? Aliyev 1990’da Nahçıvan’a getirildi. Gelir gelmez de Nahçıvan Meclis Başkanı oldu. Aliyev çok rahatsızdı ve hatta uçaktan inişi bile sürünerek oldu. Bu adamı Gorbaçov’un elinden kim alabilir? Ebulfez Bey’den dinledim, onun Dışişleri Bakanı Tevfik Kasımov’dan da dinledim. Kaldı ki bu iki kişi, Azerbaycan’ı hürriyete kavuşturan ve azadlık mücadelesini verenlerdi. Onlar Aliyev’in Azerbaycan’a gelmesini istemiyorlardı. Dolayısıyla ikisinin de ifadesi “Türkiye’nin duhulü var burada” şeklinde olmuştur. Bazı kaynaklara göre Turgut Özal ile Alparslan Türkeş’in de ilgisi var.

Teoman Koman:
“- Şimdi şöyle bir şey var:
Biz Azerbaycan ile yüzyüze geldiğimiz zaman hala Ayaz Muttalibov vardı. O kadar değildi münasebetler. Yani o zaman Elçibey bir devlet adamıydı sadece. O zaman Azerbaycan’a yardım isteyenlerin başında Ayaz Muttalibov da vardı. Onunla alakalıydı bu işler. Hatta ben onu gördüm. Tabii daha sonra o görevden ayrıldı ve Elçibey’in adı çıktı ortaya. Meşhur oldu tabii. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday oldu, seçildi. Zaten o dönemde ben ayrıldım. Ondan sonraki olayları ben bilemem, ama o zamana kadarki olaylarda başta Ayaz Muttalibov vardı tabii. O zaman Halk Cephesi’nin bir kanadı yani İtibar Memmov idi. İşte olaylar bunlar.”
  
Ertuğrul Güven: “92 yılında oldu bunlar.”
   
Teoman Koman: “İşte ben de 92 yılında Milli İstihbarat’taki görevden ayrıldım.”
   
Turgut Er: “Haydar Bey’in gelişi 90’da yani ondan önce. Ama bir özel uçakla geliyor ve hasta geliyor. Diyorlar ki Türkiye Gorbaçov’a ne verdi?”
   
Teoman Koman: “Hiçbir şey vermemiştir. Aliyev biliyorsunuz pek ilgi odağı değildi, daha anlaşılmamıştı. Biz zaten teşkilat olarak aman Aliyev faktörünü göz ardı etmeyin diyorduk, devlet yetkililerine. Ama devlet onu göz ardı ediyordu. Benim 92’de ayrıldığım zaman Elçibey Cumhurbaşkanlığı ile ilgiliydi ve bütün Türklerin desteği de ondan yanaydı. Bizim teşkilat olarak ikazımız, bu faktörü, yani Aliyev’i de unutmayın şeklindeydi. Ama onun seçilmesi için gayret ettiler, sonra da koruyamadılar. O yüzden o kesimin Aliyev’i desteklediğini sanmam. Tam aksine öbür taraftaydılar.”

Turgut Er: “Peki efendim, şöyle bir durum daha var, Ertuğrul bey de biliyor. Haydar Aliyev bir konuşmasında beni Demirel nasıl getirdiyse öyle de korumak mecburiyetindedir demişti.”
   
Ertuğrul Güven: “Onu ben de biliyorum. Beni buraya Demirel nasıl getirdiyse öyle de koruyacak, demişti.”

Teoman Koman: “Mümkünü yok. Nasıl getirmiş onu oraya Demirel yahu. Bunlar yuvarlak laflar.”
   
Ertuğrul Güven: “Haydar Aliyev’in bir konuşmasını ben de dinlemiştim. Orada hakikaten “Sizin prezidentiniz beni buraya getirdi. Ben kendiliğimden gelmedim ki.” gibi laflar etmişti.”
   
Teoman Koman: “Nasıl getirmiş peki?”
   
Ertuğrul Güven: “Detayları bilmiyorum, ama şimdi diyorlar ki Demirel, Elçibey’in 40 milyonluk Azerbaycan’ın bütünlüğü şeklindeki lafından müthiş rahatsız oldu. İran ve Ruslar, 40 milyonluk Azerbaycan kurulunca İran da dağılmış olacak. İran’ın nüfus bakımından çoğunluğunu Azerbaycanlı Türkler teşkil ediyor. Ayrıca Türkmenistan’daki Türklerle birleşme sürecine girecekler. Bu durum Rusların da işine gelmiyor. Böylece Ermeniler de kışkırtılmış oluyor. Bu görüşler de ortalığı karıştırıyor. Demirel, böyle bir hengâmenin içine Türkiye’nin girmesini istemiyor. Azerbaycan’a sahip çıksa bir türlü, çıkmasa bir türlü. İşte bu yüzden Haydar Aliyev’i getirerek, nasıl olsa bu adam Rusları çok iyi tanıyor, KGB’de de görev yaptı, Rus politikalarını iyi bildiği gibi İran ile ilişkileri de düzeltir diye düşünmüştü.
   
Teoman Koman: “Ama bütün bunlar ben ayrıldıktan sonra oldu. Zaten ayrıldıktan hemen sonra Gelibolu’ya, bir yıl sonra da Erzincan’a gittim. Terörün içine gittik ve her gün silahlı faaliyetle karşılaştık. Yani kendi memleketimizi kurtarmaya çalışıyorduk…”
   
Turgut Er: “Bakü mafyası ne idi? Bakü mafyası vardı, o zamanlar iktidar bunlardaydı.”
   
Teoman Koman:
“Kargaşa dönemlerinde devletin içindeydi mafya. Öyle bir yapıları vardı ki, İçişleri Bakanlığı var, silahlı gücü var, Savunma Bakanlığı var., silahlı gücü var veyahutta KGB. Ertuğrul Bey daha iyi bilir. İşte onların da askerleri vardı. Eski KGB’ye bağlı kıtaları, jandarmaları, bilmem ne desteleri vardı. Yani herkesin bir askeri gücü var, herkes de bu silahlı güce sahip olmak istiyor. Hatta yardım etmeye niyet ettiğimiz zaman “Aman herkese dağıtın, yalnızca bir tarafa vermeyin” dediler. Yani Azerbaycan’a da verin, Halk Cephesine de verin, Nahçıvan’a da verin. Niye korkuyorlar, bir tarafa gider de onlar çok güçlenir diye. Yani tehlike eşit dağılsın gibi anlayış vardı. Sonra ben diyorum ki bunlar her ne kadar bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile kafalarındaki tek model Sovyet modelidir. Ayrıldılar ama aynı modeli devam ettiriyorlar. Bunlara bizim modelimizi, yani demokrasiyi öğretelim dedim, ama inşallah kötü olmazlar. Yani bizim kötü yanlarımızı almazlar, dedim. Sonra garip şeyler oldu. Hepsi asker görünümlü ya, geliyorlar Genelkurmay’dan yardım istiyorlar. Hâlbuki bakıyoruz bunlar KGB. Askerleri de bizden yardım istiyorlar, bize ders verin, eğitim malzemesi verin falan diye. Sonra biz de dedik ki, “Herkes karşısındakilerle konuşsun. İstihbaratçı istihbaratçı ile hariciyeci hariciyeci ile irtibata geçsin dedik. Zaman içinde her şey oturdu, ama çok sıkıntılar yaşandı. Özellikle politikacılarımız, vatandaşlarımız, işadamlarımız vs gittiler oraya, ama politikacılarımız onlara çok büyük vaatlerde bulundular. Yapmayın etmeyin uyarılarına aldırmadılar. Nihayet bu noktaya geldik.”
   
Ertuğrul Güven: “Bakü-Tiflis-Ceyhan’dan sonra biraz daha düzeldi.”
   
Teoman Koman: “Daha iyi değil mi durum?”
   
Ertuğrul Güven: “İlham Aliyev bütün yatırımlarını Türkiye’ye yaptı. Yani başına bir iş gelecek olsa döneceği yeri Türkiye olarak görüyor diye düşünüyorum.”
   
Turgut Er: “Aliyev’in Azerbaycan’a gelmesini Muttalibov da istemiyordu.”
   
Teoman Koman: “Şu olabilir, aralarında danışıklı dövüş gibi bir olay meydana gelmiş olabilir. Ayaz Muttalibov gideceğini anlayınca bunlar otururlar, bunu getirelim derler. Bu durum daha kendilerine yarayabilir.”
   
Ertuğrul Güven: “Aynı görüşü paylaşıyorum Paşamla. Bir defa güçlü bir adam, kendini kabul ettirmiş bir adam. Yani eğer Elçibey’i istemiyorlarsa ona muhalif olanlar, oraya getirilebilecek tek adamın Haydar Aliyev olduğunu düşünebilirler. Neticede Ruslarla da karşı karşıya olabilirler, ama Rus devletine karşı değildir.”
   
Teoman Koman: “Tabii, tabii.”
   
Ertuğrul Güven: “Politbüronun ikinci adamı ve iktidarı döneminde hiçbir zaman Rusları da ikinci plana atmadı.”
   
Teoman Koman: “Atmadı hiçbir zaman.”
   
Turgut Er: “Mesela önce resmi dil Türkçedir diye Anayasaya koymuşlardı. Aliyev geldi ve resmi dil Azerbaycanca’dır diye değiştirdi. Türkçe ifadesini hiçbir zaman kabul etmek istemedi. Ayrıntılara dikkat edersek elbette nasıl ki bazı çevreler gelmesini istediyse Ruslar da aynı şekilde istemiş olabilirler.”
   
Teoman Koman: “İstemişler olabilir veya danışıklı dövüş de olabilir. Çünkü Türkiye’ye geldi Ayaz Muttalibov. Yani bu dönem bu yardımlarda dağıtım işinde Ayaz Muttalibov Nahçıvan’a verilmesini istedi. O dönemde Elçibey Cumhurbaşkanlığına niyetli değildi. O diyordu ki ben bu işlerden anlamam. Ben bir gönül adamıyım. Bir meşale yaktım, bir ışık yaktım, benden sonrakiler devam ettirsin, diyordu. Bizim politikacılarımız böyle kahramanları anlamıyorlar, aldanıyorlar, hayran oluyorlar. Herkes hayranlık duyuyordu Elçibey’e. Mesela Türk Ortadoksları kilisesinin başı olan bir adam vardı, Erenerol. Öldü sonradan. Bir gün bana geldi, görüşmek istedi. Elçibey çok hastaymış, ona bakmaya gidiyorum, dedi. Adamcağız 50 yaşın üzerindeydi ve tam bir Elçibey hayranıydı. Alakanız nedir dedim. Müthiş milliyetçi bir adamdı. Kendisi Türk’tü ama dini farklıydı. Bilmem kaçıncı defa gitmiş ve hala da gidip geliyordu. Hastaymış, bakacağım diyor. Yani bırakın Azerbaycan’daki hayranlarını, Azerbaycan’dan fazla hayranı Türkiye’de vardı. Tabii Elçibey milli kahramandı. O da ben bu işten anlamam, başkaları yapsın diyordu. Fakat zannediyorum alkışlar, aslanım, koçum falan gibi laflar insanı şey yapabilir. Bir de Halk Cephesi’ne güvenemedi. Bunlar tehlikeli işlere kalkışmasınlar diye kabul etti. Her halde bu yüzdendir. Ben zaten kendisiyle hiç karşılaşmadım, görüşmedim ve hatta Azerbaycan’a hiç gitmedim. Bir kere gitmeye talip oldum, pardon iki kere, o da kısmet olmadı zaten. Hep bana oraya buraya sen git derlerdi. MGK’da konuşuluyordu bu tür konular. Fakat ben de inanmamakla birlikte ben gideyim dedim. Özal, olmaz sen gitme, seni tanırlar, dedi. Ben de benim oraya gitmem münasip olmaz dedim. Bir tarihte, ben Jandarma Genel Komutanı iken, onlarla bir tarihte yapılmış anlaşmaya göre askerlerini eğitecektik. Onlar gelmek istediler. Ben de gelsinler dedim. İlla ısrar ettiler o gelsin dediler. Ben de artık olmaz emekliliğime az kaldı. Yine de 1-2 gün kalabilirim dedim. O arada Genelkurmay ile bir problem vardı, ona da gidemedim. Gidemedik, emekli olduk, ondan sonra da zaten gidemedik. Evvela onlar bozulmuşlar, o gelmezse biz de gitmeyiz demişler. Sonra yok siz gelin demişler. Onlar da dönerken benim bir resmimi almışlar halı yaptırmışlar. Getirdiler tabii bana. Benim resmimi koca bir halıya resmetmişler. Çok da güzel yapmışlar.”
   
Turgut Er: “Onu yapan meşhurdur, Mustafa Kemal Paşa’nın resmini de yapan adamdır. Adı Kamil Aliyev.
   
Teoman Koman: Geldikleri zaman Atatürk’ün resmini getirdiler, halı olarak. Ben onu çerçevelettirdim, güzel olmuştu gerçekten.

 sdfsdfdfsadf.jpg

Gazeteci İrfan Ülkü, 1992’de Haydar Aliyev daha Nahçıvan’da iken yazdığı “Kızılyıldızdan Hilale” adlı kitabında Haydar Aliyev’in Moskova’dan Azerbaycan’a dönüşüne şöyle yer vermişti. (*** Ülkü, İrfan; Kızıylıdızdan Hilale, Otopsi Yayınları, İstanbul 1996, s.74-75.):
   
“- Aliyev, Gorbaçov’un emriyle sıkı şekilde izlenmeye başlanmıştı. Telefonları dinleniyor, evi uzaktan gözetim altında tutuluyor, kimlerle görüşüp ne yaptığına dair bilgiler KGB Başkanı Kuruçkov’a, ondan da Genel Sekreter Mihail Gorbaçov’un önüne geliyordu…” 30 yıl, içinde görev yaptığım KGB, şimdi beni bir rejim suçlusu gibi takibe başladı… Aradan zaman geçti, şimdi de Azerbaycan Komünist Partisi Genel Sekreteri Ayaz Muttalibov olmuştu. Azerbaycan’a gitmek istiyordum. Maddi sıkıntı çekiyordum. Muttalibov bana haber göndererek “Gelirsen Azerbaycan’da büyük karışıklıklar çıkar” yolunda ince tehditler savuruyordu.” Bir gün Azerbaycan Devlet Yayınevi Müdürü, Türkiye’de de tanınan (!) Ejder Hanbabayev, yakın ilişkisi olmamasına rağmen eski politbüro üyesini telefonla arayarak konuştu, arkasından da evinde ziyaret etti. Bir süre sonra, bir gece, Aliyev’in telefonu çaldı, İstanbul’dan arıyorlardı…

dfgdfgdfg_2.jpg
   
“… İstanbul’dan arandığımı santraldeki görevli söyleyince KGB’nin bir muhbiridir diye düşündüm. Ama gerçekten İstanbul’dan arıyorlardı. Ejder Hanbabayev idi telefondaki ses!
   
“- Senin ne işin var İstanbul’da?”
   
“- Benim bir özel işim vardı burada! Türkiye’deki gardaşlarımız, sizin hayatınızdan endişe ederler. Sesinizi duymak istiyorlar.”
   
Sonra o arkadaşlarla konuştuk. İstanbul’da yayınlanan Azer gazetesinin yazarları ve Azerbaycan Kültür Derneği’nin yöneticileriydi. Benimle bir de röportaj yaptılar. Fakat KGB telefonlarımı dinlediği için konuşmayı banda aldı. Ejder İstanbul’dan Bakü’ye döndü. O ve diğer arkadaşlar benim için çok büyük bir fedakârlık içinde çalışıyorlardı. Ben de artık Azerbaycan’a dönmeye karar vermiştim. 1990 Mayıs’ıydı. Uçak biletimi aldım…
   
Bakü’deki kardeşime haber gönderip havaalanında beni karşılamasını istedim. Ama Ejder de duymuş, telefon etti, gene beni Bakü havaalanında karşılayacaklarını söyledi. İstemedim, ama ısrarlıydılar. Benimle görüştüğünün gecesi, Ejder’i Bakü’de otomobilinin içinde ensesine tek kurşun sıkarak öldürdüler. Bakü KGB’sinin işiydi…”

(Alıntı: http://www.ensonhaber.com/azatliktan-tiranliga-kitabindan-carpici-iddialar-2010-11-03.html)

Şub 01

Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu

Stratejik Derinlik: Türkiye'nin Uluslararası Konumu

(Alıntı: http://kitapyorumu.blogcu.com/stratejik-derinlik-turkiye-nin-uluslararasi-konumu/992135)

 

 

Ahmet Davutoğlu, görüşlerine katılın katılmayın, yazdığı bu kitapla kendi alanında büyük bir boşluğu dolduruyor. Zira, Türkiye'de siyaset, Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Dünya Politikaları konusunda yazılmış hemen hemen hiç bir teorik ve pratik tabanlı bir kitap bulunmamakta. Hali hazırdaki kitaplar, özellikle Türk öğretim üyeleri ve yazarlar tarafından kaleme alınanlar ise tamamen Amerikan veya Fransız siyaset okullarından aktarma niteliğinde. Bunu ayrıca, Fakülte  yıllarında da bizzat görmüştüm.  Bir Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde okutulabilecek hiç bir Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analiz kitabı olmaz mı? Olmaz. Tüm senelik dersi, 20-30 sayfalık fotokopi ders notlarıyla kotarırsınız.

 

Kitap oldukça hacimli, indeks bölümüyle birlikte 584 sayfa. 3 kısımdan oluşuyor. Birinci kısımda 3 alt bölüm, ikinci kısım 4 alt bölüm, üçüncü kısımda 5 ayrı bölümden oluşuyor.

 

Kitabın ana amacı Türkiye'nin stratejik derinliğini ortaya çıkarmak. Bunun içinse hem teorik boyut hem de pratik uygulama alanları arasındaki ilişkiler ve etkileşim ayrıntılı olarak ele alınıyor. Birinci kısımda stratejik derinlik analizinin kavramsal ve tarihi çerçevesi tanımlanıyor. Buradan hareketle ikinci kısımda ise, Türkiye'nin öznel şartlarının oluşturduğu stratejik derinliğin ana esasları teorik bir çerçevede toparlanıyor. Son kısımda da bu ana esasların hayata geçirilmesini sağlayacak stratejik araçlar ve bölgesel politikaların tarihi ve coğrafi derinliğe dayalı uygulama alanları gösteriliyor.

 

Kitabın bence farklı tarafı, okuyucunun dimağına bazı temel kavramları iyice oturtuyor ve bunlar üzerinde düşünme fırsatı veriyor. Bu sayede Türkiye'ye, yakın bölgesine, uzak bölgelere ve tüm dünyaya farklı çerçevelerden bakabilme fırsatını elde ediyorsunuz. Bugüne kadar gördüğünüz ve okuduğunuz şeyleri, belirli bir düşünce disiplini içersinde değerlendirebiliyorsunuz.

 

Tabi şu da var: Kitabı ağır ağır, icabında bazı teorik bölümleri tekrar ede ede, ders çalışıyormuşcasına okumak gerekiyor. Bu haliyle kitabın, bir kaç slogana indirgenebilecek popüler bir tavrı ve hedefi yok. 

 

Ayrıca, yazarın şöyle özel bir durumu var. Kitabın yazılmasından kısa bir süre sonra, başbakanın başdanışmanı olarak Dışişleri Bakanlı'ğında göreve başlamış olması. Zaten kitabın bir çok bölümünde gördüğünüz fikir ve stratejik taktiklerin son zamanlarda Türk Dış Politika'sında uygulamaya konduğunu görebilirsiniz. Mesela, son zamanlarda Hükümet'in Afrika kıtasına duyduğu yakın ilgi, komşu ülkelerle olan ticari ilişkilere büyük ağırlık verilmesi, Arnavutluk, Suriye ve Gürcistan gibi coğrafi olarak çok büyük stratejik öneme sahip ülkelere yapılan diplamatik ve ticari seyahatlerin fazlalaştırılması, İpekyolu projesine start verilmesi gibi. 

 

Ancak kitabın yeni baskısıyla birlikte tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Kitabın son baskısı Eylül 2002 tarihli, yani son Irak'ın işgali ve Kerkük krizi gibi olaylardan daha önce. Bu yüzden, yazarın ilgili bölümleri son gelişmeler ışığında tekrar ele alması lazım.

 

(Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları)

Oca 27

Merhaba dünya!

Ahmet Ünlü'nün Bilecik Üniversitesi Blog sayfasına hoşgeldiniz. Burada okuyucularıma bildirmek veya anlatmak istediklerimi aktarmaya çalışacağım. Sözlerin anlatmaya kifayetsiz kaldığı noktalarda sizlerin de hayal gücünüzü kullanmanız sinerjiyi  artıracaktır düşüncesiyle karşılıklı en yüksek düzeyde faydayı elde etmek temennisiyle…

 

————  iki kere iki (fikra)  ————-

– Bir matematikçi, bir muhasebeci ve bir ekonomist aynı işe baş vururlar.

Görüşmeci matematikçiye sorar:
– ‘iki kere iki kaç eder?’.

Matematikçi cevap verir:
– ‘Dört!’.

Görüşmeci sorar:
– ‘Kesin dört mü?

Matematikçi kendinden emin cevaplar:
– ‘Evet, kesin dört!’

Matematikçi çıkar ve ekonomist odaya girer. Bu sefer görüşmeci aynı soruyu ekonomiste yöneltir. Ekonomist yanıtlar:

– ‘Ortalama dört eder, yüzde 10 aşağı veya yukarı oynayabilir, ama ortalama dört eder!’.

Ekonomistte de çıkar, muhasebeci odaya girer, aynı soru ona da sorulur.

Muhasebeci ayağa kalkar, kapıyı kilitler, panjurları indirir ve görüşmeciye yaklaşarak sorar:

– ‘Kaç etsin istersiniz?